Cemil KILIÇ - İlahiyatçı Yazar

ÖLÜLERİN ARDINDAN NEDEN YASİN SURESİ OKUNUR?

25 Ocak 2017'de yitirdiğim sevgili babamın değerli anısına...

Bu içerik 29 Ocak 2018 19:48 tarihinde eklendi.

25 Ocak 2017'de yitirdiğim sevgili babamın değerli anısına...

ÖLÜLERİN ARDINDAN NEDEN YASİN SURESİ OKUNUR?

Ölüm insanoğlunu sarsan en şiddetli hadisedir. Dinlerin ölüm sonrasına ilişkin anlattığı ve vaat ettiği bir yığın şeye rağmen aslında ölüm büyük bir bilinmezliği ve eşsiz bir korkuyu çağrıştırır.

Bütün din ve inançların en önemli ve en dikkat çekici unsuru eskatolojik anlatılarıdır. Bu anlatılar her din ve inanışta hem büyük korkuları yansıtır hem de bazen bir kısım umutları barındırır. Ama gerçek şu ki ölüm sonrasına ilişkin umutların, eskatolojik korkuların yanında deyim yerindeyse esamesi bile okunmaz.

Bu nedenle insanların önemli bir bölümü yaşlandıklarında eskatolojik korkuları nedeniyle ölüm sonrasına ilişkin hazırlıklar yapar. Kendilerini dua ve başkaca dinsel törenlere adarlar.  Neredeyse yaşlıların son yılları tümüyle dua ve diğer dinsel ritüellerle geçer.

Ancak biliyoruz ki tahsil ve zeka düzeyi yükseldikçe insanlardaki ölüm sonrasına ilişkin korkular azalıyor ve kesin inanmış / mümin kimselerde görülmeyen bir teslimiyet öne çıkıyor. Zira böylesi kişiler, istisnalar olmakla birlikte doğumu da ölümü de biyolojik bir hadise olarak görüp metafizik bir izaha ve metafizik bir müdahalenin mevcudiyetine pek itibar etmiyorlar.

Yalın gerçek şu ki, dinlerin en önemli kaynaklarından biri de insanlardaki ölüm korkusudur. Ölümün sarsıcılığından en çok dinler yararlanıyor. Hatta dinlerin en büyük etki gücü ölümden geliyor. Nitekim bütün dinlerde en kalabalık, en itibar edilen ibadetler, cenaze törenleridir. Her din kendince çeşitli cenaze merasimleri ihdas etmiştir. Kiminde ölüler yakılır, kiminde göğe defnedilir (Cenaze parçalanıp yırtıcı kuşlara sunulur), kiminde ise toprağa gömülür. Ayrıca bir zamanlar insanların ölülerini yediklerini de bilmekteyiz.

Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyette ise cenaze törenleri biribirine çok benzer. Bu üç dinde de cenaze toprağa defnedilir. Toprağa defin işi bu üç dinin dışındaki bazı başka inanışlarda da vardır. Sözgelimi eski Türklerin Gök Tanrı İnancında da bu böyledir. Eski Türklerde yuğ adı verilen cenaze merasimlerine çok büyük önem verilirdi. Bu merasimlerde ölülüler için yakılan / söylenen ağıtlar, kadim Türk edebiyatının en önemli unsurları arasında yer almaktadır. Bugün Müslüman Türklerdeki cenaze törenlerine gösterilen yüksek ilgi ve duyarlılığın kökünde kadim geleneklerimizin derin izlerinin olduğunu kabul etmeliyiz. Ayrıca bir “bahs- i diğer” olarak ifade edelim ki eski Türklerin bir kısmının bir zamanlar Budizm’in etkisiyle ölülerini yaktıklarını da biliyoruz.

Ölümün siyasetlede doğrudan ilişkisi vardır. İnsaların dünya görüşlerinin teşekkülünde ölüme ilişkin inanışlarının çok önemli rol oynadığı bir gerçektir. Bundan dolayıdır ki; tıpkı dinin kaynağı gibi dinci gericiliğin de kaynaklarının en başında ölüm korkusunun geldiği aşikardır. Bu nedenle;“aslında dinci gericilikle mücadele ölüm korkusuyla mücadeleden başka bir şey değildir,”dense yeridir. İnsanların dine ve din adına üretilen bir yığın hurafeye olan ilgisinin nedeni ölüm sonrasına ilişkin korkularıdır. Bu korkulara karşı yaşamın ve ölümün salt biyolojik bir hadise olduğu gerçeği kitlelere ne denli öğretilir ve benimsetilirse hem dinin abartılı gücü o denli kontrol altına alınır hem de dinci gericiliğin beli kırılır. Bunun da en önemli yolu modern, bilimsel ve olgucu / pozitif bir eğitimin eğitim politikalarına egemen kılınmasıdır. Olgucu düşünceye mesafeli anlayışların eğitim politikalarına egemen kılınması, söz konusu korkuyu daha da güçlendiren ve kitleleri yaşamsal gerçeklikten uzaklaştıran bir etki doğurmaktadır. Bunun da dinci gericiliğin gücüne güç katan bir süreci dayattığı yadsınamaz bir realitedir.

İşte bu nedenle ölüme ilişkin her çeşit inanç, uygulama ve ritüelden önce, ölümün mahiyetini açıklama konusunda olgucu bakışı esas alan yaklaşımı geliştirmek ve güçlendirmek zorundayız.

Bu cümleden olarak belirtelim ki onlarca, yüzlerce metafizik anlatıya rağmen ölüm dediğimiz şey tümüyle biyolojik bir hadisedir. Ölüm; bir organizmanın ömrünü tüketmesi, organların işlevlerini yerine getiremez hale gelmesidir. Bir diğer ifadeyle ölüm; bir canlının yaşamak için gerekli besin ve oksijene ulaşamaması sonucu canlılığını yitirmesidir. Tıpkı bir makinenin eskiyip çalışamaz hale gelmesi gibi. Evet bundan ötesi büyük ölçüde dinsel / efsanevi bir anlatıdan ibarettir.

Lakin şu da bir gerçek ki, insanların çoğu, yaşamı ve ölümü biyolojik bir hadise olma basitliği ile kabullenmekte zorlanmaktadır. Yaşama ve ölüme, gerçeklikten uzak bir biçimde metafizik bir mana yüklemek istemekte ve olağanüstülüklerle çevrili izahlara itibar etmekten kendini alıkoyamamaktadır. Böyle olunca da ölüme ilişkin dinsel tören ve inanışlar, saltanatlarını sürdürmeye devam etmektedir.

Ölüme ilişkin dinsel tören ve inanışların git gide aklileştirilmeye çalışılması, salt ölüye saygı duygusu etrafında yeniden inşa sürecine sokulması, gerçekte gericiliğe karşı önemli bir mücadele yöntemi olarak kabul edilmelidir.

İşte bu çerçevede İslam toplumlarında ve ülkemizde uygulanan cenaze merasimlerine ve ölünün ardından icra edilen törenlere yeni bir gözle bakıp yeni bir değerlendirme yapmalıyız.

İslam toplumlarında ve Türkiye’de yaşamını yitiren bir kişinin cenazesinin yıkanıp temizlendiğini ve kefen adı verilen bir örtüyle sarıldığını biliyoruz.

Ardından cenaze bir mabedin (cemevi ya da cami)  önüne yahut bahçesine götürülüp cenaze namazı kılınmaktadır. Gerçi cenaze namazı için illa bir mabede gitme gereği yoktur. Mezarlıkta, evinin önünde, açık veya kapalı bir alanda hatta bir parkta dahi cenaze namazı kılınabilir.

Cenaze namazı sırasında ölü için iyi dileklerde bulunma, dua okuma ve onu hayırla yad etme gibi uygulamalar icra edilmektedir.

Cenaze merasimleri sırasında Kur’an’dan bölümler de okunmaktadır. Bunların en başında da Fatiha Suresi, İhlas Suresi ve Yasin Suresi gelmektedir.

Fatiha Suresi cenaze namazı sırasında, İhlas ve Yasin Suresi ise genellikle ölüyü toprağa gömerken tilavet edilmektedir. Bazen İhlas Suresi dışında diğer kısa surelerin de okunduğu oluyor. Ama Yasin Suresi’nin okunması neredeyse çoklarına göre vazgeçilmez bir zaruret noktasında bulunmaktadır.

Hatta Yasin Suresi, ölüyü toprağa gömmenin ardından üçüncü gün, yedinci gün, kırkıncı gün, elli ikinci gün ve yıl dönümünde düzenlenen anma törenlerinde de okunmaktadır.

Bu arada ilaveten belirtelim ki,Yasin Suresi mezar ziyaretleri sırasında da okunmasına en çok itibar edilen suredir.

Cenaze için yapılan törenlerde ve mezarlıkta, genellikle Yasin Suresuresi’nin okunması uygulaması Kütübü Sitte’de yer alan bazı hadislere dayandırılmaktadır. Bu hadislerin pek çoğununun uydurma olduğu kuşku götürmez ama Müslüman toplumların bunlardan çok etkilendikleri ve dinsel törenlerinde bu hadislerin derin izlerinin bulunduğu aşikardır.

Yasin Suresi ile ilgili söz konusu hadislerde bu surenin, “Kur’an’ın kalbi” olarak nitelendiğini görüyoruz. Ayrıca uydurma olduğu belli olan başka birkaç hadiste de “ölünün baş ucunda veya ölüm anında Yasin Suresi okumanın onun azabını hafifleteceği” ifade edilmektedir. 

Dinsel inanışlar, ölümü, yaşayanlar için bir ibret örneği olarak anlatma konusunda ısrarlı bir tutuma sahiptirler. Evet, gerçekten ölüm ibretlik bir hadisedir. Ölüm, bir ölüm hadisesine tanık olanları yahut bir cenaze merasimine katılanları, hayat üzerine düşünmeye sevk eden çok etkileyici bir olay olması hasebiyle, insanın yaşamı anlamlandırması konusunda da en büyük belirleyicilerden biridir.

İnsanların ölümden ve ölüme ilişkin dinsel törenlerden dünyaya dair sonuçlar üretebilmeleri için hem ölümün dünyevi bir izahının yapılması lazımdır hem de ölüme ilişkin dinsel törenlerin kutsiyet, uhreviyet, kaygı, ürperti ve korku gibi duygulardan çok akli, bilimsel ve estetik unsurlara dayandırılması gerekmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ölüme dair dünyevi izah / seküler açıklama onun biyolojik bir hadise olduğudur. Ölümü eskatolojik bir korkuyla muammalaştırmak geride kalanları psikolojik açıdan çeşitli sorunlarla yüzyüze bırakabilmektedir. Bazen bu sorunların yıllar sonra bile aşılamadığı ve kişilerin bir türlü normal yaşamlarına dönemediği de görülebilmektedir. Hatta ölüm korkusu pek çok kimseyi radikal dinci grupların propagandasının etkisine açık hale getirmektedir. Dinci gruplar ölüm korkusu üzerine kurdukları propagandalarını cehennem tehdidi ile güçlendirip cennet vaaadiyle yükseltmektedirler. Bunun önüne geçmenin en etkili yolu ölümün biyolojik bir hadise olduğu gerçeğini idraklere olabildiğince yerleştirmektir.

Ölüme ilişkin dinsel törenlerde de en önemli ilke ölünün hatırasına saygı ve yakınları tarafından ona duyulan sevgi olmalıdır.

Bu da ancak şu şekilde olabilir:

Cenaze merasimleri olgucu gerçekliğin sınırları fazla zorlanmadan, kontrollü bir duygusallıkla düzenlenmelidir. Ölüm, ölünün yakınları için travmatik bir hadise olsa da bu travmanın derinleşmesini önleyecek söz, davranış ve anlayışlar merasimlere egemen kılınmalıdır. Bu noktada ölünün yaşamdayken sevdiği konular üzerinde sohbet etmek, onun başarılarından bahsetmek, onunla ilgili güzel anıları hatırlayıp onlar üzerine konuşmak, yapılması gereken en güzel ve en doğru davranıştır.

Her canlının evrenin bir parçası olduğu gerçeği üzerinden ölümle birlikte o canlıdan geriye kalan enerjinin evrende varlığını sürdürüyor olduğunu bilmek, çok önemli ve çok rahatlatıcı bir bilgidir. Gerçekte Tanrı düşüncesi ve inancı da bu düzlem üzerinde inşa edildiğinde daha anlamlı ve daha isabetli olmaktadır. Evrenin verdiğini tekrar geri alması gibi Kur’an’da da; “Tanrı’dan geldik, Tanrı’ya döneceğiz!” ifadesi vardır. (1)

Bu ifadeyi; “Biz Tanrı’ya aitiz ve biz yine ona döneceğiz!” biçiminde anlamlandıranlar da vardır. Böyle anlamlandırılsa bile kastedilen gerçekte aynı şeydir.

Evrenin bir parçası olup tekrar ona dönme yalın gerçekliğini Tanrı inancıyla estetize etmek, insanların duygu dünyalarını rahatlatan, onlara dinginlik veren güzel bir yoldur. Bu noktada, ölümü, Tanrı’ya dönüş güzellemesi yaparak estetize etmeyi seküler bir yaşamda da kabul edilebilir, benimsenebilir / özümsenebilir bir inanç olarak görebiliriz.

İşte bu nedenle Tanrı’ya seslenilerek yapılan bütün dualar ve söylenen bütün iyi dilekler; evrene sesleniş olarak da kabul edilse yeridir. Zira bizim Kur’an’da anlatılan Tanrı’dan anladığımız odur ki; aslında evren ve Tanrı bir bütünün iki ayrı ifadesidir.

Ben değerli babamı toprağa verirken; “Tini göğün bağrında yaşasın!” diyerek vermiştim. Tin; eski Türkçede / öz Türkçede ruh, can anlamına gelmektedir. Bunu modern dildeki enerji kavramı olarak düşünmek de mümkündür. Evet; bütün ölüler gibi babam da kendinden geriye kalan enerjiyle birlikte evrene karıştı. Böylece o da göğün bağrında yani bir nevi evrenin bağrında yaşamaya devam edecektir.

Benim savunduğum ve adına Muhammedi İslam dediğim anlayışa göre; Kur’an’da anlatılan Tanrı / Allah, varlıklar dünyasının ta kendisidir. Hepimiz o dünyanın bir parçasıyız. Hepimiz Tanrı’dan bir zerreyiz. Ölümümüz bir yok oluş değildir. Bir zerre olarak varlıklar dünyasının bağrında var olmaya devam ediyoruz. Bir şartla ki; sadece forum değiştirmiş oluyoruz.

İslamî cenaze törenlerinde okunan duaların ve surelerin tümünün, içten sessiz bir biçimde değil de dıştan ve duyulacak şekilde ama ağır ağır okunması, okumanın orada bulunan topluluğun anladığı dilde olması / Türkiye’de Türkçe olması gereklidir. Böylece okunan dua ve surelerde anlatılanları topluluğun anlaması sağlanarak alınması beklenen ibretin muhataplarına ulaşması mümkün olacaktır.

Bu noktada ifade edelim ki, cenaze merasimlerinde tılsımlı sözler yerine yalın ve anlaşılır sözler söylemek, okunan surelerdeki etik öğütleri topluluğa aktarmak, ölüm karşısında daha sağlam ve güçlü olmayı sağlayacak konuşmalar yapmak, daha insani ve daha İslamîdir. Cenaze merasimlerine egemen kılınan hurafeleri reddetmek, efsanelere boyun eğmemek, ölünün ailesinin ve yakınlarının duygularını sömürmemek, çağdaş bir din görevlisinin yapması gereken gerçek dinsel ve insanî bir görevdir. 

İşte bu bağlamda ifade edeyim ki; cenaze namazı sırasında Fatiha Suresi de dahil, okunan bütün dualar halkın anladığı dilde okunmalıdır. Dua ve sureleri okurken teganni yapmanın / melodik bir dille okumanın gereği yoktur. Zira bu bazen, yaşanan travmayı derinleştiren bir etki de yapabilmektedir. Yalın ve temiz bir üslupla ağır ağır okumak en doğrusudur.

Cenazeyi kabre verirken okunan Yasin Suresi aslında ölümle ilgili çok şey anlatmaktadır. Bazı çevrelerin “ölüye Kur’an okunmaz, ölüye Yasin okumanın ne faydası var?!” gibi söylemlerini son derece yanlış bulduğumu özellikle belirtmek isterim. Zira gerçekte okunanlar ölüye değil orada bulunan dirileredir.

Kanımca inanan bir topluluğa cenaze ve defin töreni sırasında Yasin Suresi’nin okunmasında çok ama çok büyük fayda vardır. Lakin bu fayda orada o Kur’an’ı dinleyenleredir. Yasin Suresinde ölümle ilgili olarak geçen ifadeler bu bakımdan çok öğüt verici, ibretlik ve dikkat çekicidir. Aslında surede geçen tüm ifadelerden büyük dünyevi dersler almak, öğütler dermek ve ibretlik sonuçlar çıkarmak mümkündür. Elbette ki bunun yolu da sureyi Türkçe olarak okumaktan geçmektedir.

Peki Yasin Suresi’nde ne anlatılıyor?

Bu soruya verilecek yanıt aslında başlı başına bir konudur. Zira tefsir kitaplarında Yasin Suresi’nin tefsiri noktasında çok detaylı bilgilere ulaşmak mümkündür. Fakat biz burada özellikle ölümle ilgili kısımlar üzerinde durmak istiyoruz.

Surenin 5. ve 6. Ayetlerinde; Kur’an’ın (kitabın); ataları uyarılmamış olan topluluklara / insanlara Tanrı tarafından ulaştırıldığı ifade edilmekte ve Kur’an’ın bir öğüt kitabı / uyarı kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte bu uyarının / öğüdün gereği olarak aslında ölümün de bir uyarı ve öğüt olduğunun anlaşılması istenmekte ve suresinin 12. Ayetinde şöyle denilmektedir:

“Kuşku yok ki, ölüleri diriltecek olan biziz. Onların yaptıkları işleri de, arkada bıraktıkları izleri de yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp toplamışızdır.”

Görüleceği üzere ayet ölümden sonra bir dirilişten bahsetmektedir. Bununla kastedilenin aslında ölümün bir yok oluş olmadığıdır. Zira var olan hiçbir şey yok olmaz ki ölüler yok olmuş olsun. Ölüm hadisesi ile insanın bedeni toprağa karışır. Ondan geriye kalan enerji de evrenle bütünleşir. Bu enerji de başka bir canlıya can olarak evrendeki varlığını devam ettirir. İşte aslında yeniden diriliş dediğimiz de budur. Ayette kullanılan biz ifadesi de önemlidir. Biz ile anlaşılması gereken varlığın bütünüdür. Varlığın oluş ve işleyiş yasaları gereği, ölüden geriye kalan enerji bir başka canlıya can olarak mecazi anlamda yeniden dirilişi gerçekleştirmektedir.

Büyük ozan Yunus Emre’nin o güzel ifadesiyle; “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil!”

Evet; ten yani beden ölür ve toprağa karışır ama yok olmaz. Ama can ise hiç ölmez. Zira can dediğimiz, ölüden geriye kalan enerjidir.

Ayetin devamındaki ifadeler; ölenlerin yaptıkları işlerin ve arkada bıraktıkları izlerin de yazıldığından bahsetmektedir. Her ölünün yaptıkları ve arkada bıraktığı izler, kalanları etkilemeye devam etmektedir. Yazılmaktan / yazmaktan kasıt, etkilerinin sonraki nesilleri de etkilemeye devam etmesidir. Söz gelimi, ölen babanın yaptığı işler ve bıraktığı izler evlatlarını ve akrabalarını etkilemeye devam etmektedir. Yani aslında yapılan hiçbir şey, hiçbir fiil / eylem de evrende yok olmamaktadır. Onlar da tesirleri ile yaşamda var olmaya devam etmektedirler.

Ayetin son bölümündeki; “herşeyin apaçık bir kitapta sayıp toplanmış” olduğunun belirtildiği ifadeler de anlamasını bilene gerçekten çok şey anlatmaktadır.

Kendisinde herşeyin sayılıp toplandığı o kitap hangi kitaptır?

Hiç kuşku yok ki o kitap, varlık dediğimiz, evren dediğimiz o büyük kitaptır. Zira Kur’an’da kitaptan kastolunanın sadece yazılı Kur’an olmadığı apaçık bir biçimde belirtilmektedir. İnsanın bütün fiilleri ve evrende olup biten herşey büyük kitabı oluşturmaktadır.

Allah’ın kitabını / kitaplarını; Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an ve daha evvelki peygamberlere gönderildiğine inanılan suhuflardan ibaret sananlar büyük bir aldanış içerisindedirler. Zira Kur’an’da şöyle denilmektedir:

“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler de mürekkep olsa, arkasından bunlara yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın sözleri yazmakla tükenmez. Kuşkusuz Tanrı, güçlüdür, erdemli bilginin kaynağıdır.”(Lokman Bölümü / Lokman Suresi 27. Ayet)

Bu ve benzeri ayetler kitap kavramıyla bütün varlığı işaret etmektedir.

Öte yandan insanın ve bütün insanlığın fiillerinin toplamı da kitap kavramı içerisindedir.

Nitekim Kur’an’da bu dikkat çekici gerçek, şu şekilde dile getirilmektedir:

“Her insanın işlediklerini boynuna yükledik. Diriliş günü kendisine, açılmış olarak karşılacağı bir kitap çıkaracağız. Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin!”(Gece Yürüyüşü Bölümü / İsra Suresi 13- 14. Ayetler)

İnsanın işlediği bütün fiillerinin kitap olarak nitelenmesi ifadesinde birey birey tüm insanlar kastedildiği gibi bütün bir insanlık alemi de kastedilmektedir. Yani insanlığın tarihi ve geleceği de onun kitabıdır. Ayette belirtilen, ölülerin bıraktığı izleri ve yapıp ettiklerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Yasin Suresi’nde ölüm, yaşam ve yeniden diriliş ilişkisine ilişkin en çarpıcı örneklerden birine 33. Ayette rastlıyoruz.

Ayette şöyle deniliyor:

“Ölü toprak onlar için etkili bir kanıttır. Biz onu dirilttik. Ondan ürünler çıkardık. Onlar, o ürünlerden beslenip duruyorlar.”

Bu ayette kullanılan “ölü toprak” ifadesinin mecazi olduğu malumdur. Buna izafi ölüm diyebiliriz. Mutlak ölümün olmadığını bu ayetten çok net biçimde anladığımız gibi dirilişle neyin kastedildiğini de anlıyoruz. Gerçekte toprak hiçbir zaman mutlak anlamda ölmez. Toprağın varlığı süreklidir ve ölüm bir yok oluş manasına gelmez. Toprağın ölmesinden maksat geçici bir süre ürün vermeyişidir. Fakat bir süre sonra yağmurla birlikte toprak canlanır ve ürün verir ki bu da onun dirilişidir. İnsanın ölümü de böyledir. Bedenin toprağa karışması ve canın / ruhun da bir enerji halinde evrende varlığını sürdürmesidir. Toprağa karışan bedenin bitkilere gübre olup hayat vermesi, enerjinin de başka canlılara can olması aslında insanın bir nevi yeniden dirilişidir. Tıpkı ayette belirtildiği şekliyle toprağın diriltilmesi gibi...

Bu arada belirtelim ki İslam ulemasının ve özellikle de İslam filozoflarının en önemli tartışma konularından biri yeniden diriliş bahsidir. “Ba’su ba’de’l- mevt” yani ölümden sonra diriliş ve haşir (bedeni bir araya toplama) konusunda bir yığın münakaşa ve görüş vardır. Cismani diriliş mi, ruhani diriliş mi vb. tartışma alanları İslam eskatolojisinin en hararetli konularıdır.  Biz hem cismani manada hem de ruhani manada dirilişin imkanını savunanlardanız. Lakin şu noktada ayrılıyoruz:

Biz dirilişi ölüm öncesi bedene ve cana aynen yeniden kavuşma olarak görmüyoruz. Ölüm öncesi bedenin ve canın ölümden sonra başka biçimler alarak evrende varlığını sürdürmesi olarak görüyoruz.

Surede ölüm ve dirilişe ilişkin başka ayetler de var. Özellikle 77, 78, 79. Ayetler mühimdir.

İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Buna karşın o bize apaçık bir düşman kesilir. Kendi yaratılışını unutarak; “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” deyip bize örnek vermeye kalkışır. De ki; “Kim onları ilk kez yarattıysa onları yine o diriltecektir. Çünkü o, her türlü yaratmayı çok iyi bilendir.”

Bu ayetlerde de yukarıda izah ettiğimiz görüşleri perçinleyen ifadeler var. İnsanın bir damla sudan yaratılışı, aynı insanın vücudundan çıkan sudan da başka insanların yaratılması, çürümüş kemiklerin doğada başka formlarda varlığını sürdürüp yeni canlıların bedeninde bir biçimde var olması... İşte bunlar, “her türlü yaratmayı çok iyi bilen” Allah’ın yaratma, diriltme eylemlerindendir.

Nitekim sonraki ayette; “Sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkaran odur...” ifadesi de yaratma ve diriltmenin bir formdan başka bir forma geçiş olduğu gerçeğini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

Surenin sondan bir önceki ayetinde yani 82. Ayetinde geçen; “Kün feyekün!” ifadesi de doğru anlaşılmalıdır. “Ol deyince oluverir!” biçiminde Türkçeye çevrilen bu ifade Allah’ın olmasını istediği şeye ol demesi ve onun da oluvermesini belirtiyor. Buradaki ol emri, sözlü / lafzî bir emir değildir. Oluş kuralları çerçevesinde bir şeyin oluşum sürecinin başlamasıdır. Allah’ın bir şeye ol demesi aslında o şeyin oluşmaya başlaması demektir. Söz gelimi bir tohumun toprağa düşmesi ve oluşum süreci içinde bir bitkiye dönüşmesi gibi...

Evet, görüleceği üzere Yasin Suresi’nde ölüme ve dirilişe ilişkin çok önemli anlatımlar bulunuyor. Bir ölüm hadisesi vuku bulduğunda cenaze töreninde yahut cenaze ardından yapılan çeşitli anma törenlerinde ( 7, 40, 52 ve yıl dönmümü) katılımcıların dinlemesi için Yasin Suresi’nin okunmasından daha isabetli ne olabilir? Törene katılanlar bu ifadeleri dinlemek suretiyle “olum - oluş ve ölüm, sonra tekrar olum - oluş” zinciri hakkında ders ve ibret verici bilgileri, bilgi dağarcıklarına / belleklerine her seferinde tekrar katmaktadırlar. Lakin bunu yapabilmeleri için elbetteki Yasin Suresi’ni anladıkları dilden dinlemeliler.

Önemine binaen bir kez dah belirtelim ki, söz konusu ettiğimiz törenlerde okunan dua, ayet ve sureler gerçekte ölü için değil orada bulunan diriler dinlesin ve ibret alsın diye okunur. Konunun ölü ile ilgisi ise onun yad edilmesinden ibarettir.

Cenaze törenlerinde okunan dua, ayet ve surelerin Türkçe okunması, ölümün biyolojik bir hadise olduğu gerçeğinin kavranmasına da yardımcı olacaktır. Zira Arapça okunan dua, ayet ve sureler, anlaşılmazlık üzerinde yükselen tılsımlı atmosferi güçlendirmekte, böylece ölüme ilişkin metafizik anlatılara haksız yere güç kazandırmaktadır.  Anadili Arapça olanlar için de durum farklı değildir. Zira Kur’an’daki Arapça, güncel Arapça değildir. Tumturaklı ve vıı. Yüzyıla ait bir Arapçadır. Böyle olunca anadili Arapça olanlar da dinledikleri sözlerin tılsımlı, gizemli ve büyülü sözler olduğunu düşünmektedir. Bu da evvelce ifade ettiğimiz üzere dinci gericiliğin kaynaklarından biri olan eskatolojik korku atmosferini güçlendirmektedir.

O halde yazının sonunda bir kez daha belirtelim ki, dinci gericilikle mücadele ve laiklik savunması öncelikle eskatolojik korkuları yenme mücadelesinden geçmektedir. Bu mücadeleyi kazanmak, ölümün tıpkı doğum – olum / oluş gibi biyolojik bir hadise olduğu gerçeğini mutlak surette belletmeyi gerekli kılmaktadır. 

 

CEMİL KILIÇ

İLAHİYATÇI YAZAR

 

 

 

DİĞER HABERLER

11.10.2019 19:32:05

Müşrik Emevî Namazına Karşı Muhammedî Namaz!

Biz yine ısrarla belirtiyoruz ki namazda Kur’an’ın en devrimci, en sarsıcı, en başkaldırıcı sözleri / ayetleri okunmalı ve namaz kılan her mümin her seferinde o sözlerin anlamıyla sarsılarak zalimlerin saptırdığı muharref İslam’a karşı devrimci Muhammedî İslam’ın ilkeleriyle yeniden donanmalıdır.

15.9.2019 23:09:20

MEB, Salı Günü Beni Kamudan İhraç ediyor!

Hakkımda yürütülen soruşturmalarla önce iki kez Kademe İlerlemesinin Durdurulması cezası ile tecziye edildim. Ardından bir kez daha aynı ceza ile tecziye edilerek fiilen ihraç edilme noktasına getirildim.

15.8.2019 14:23:14

677 SAYILI YASA GEREĞİ TARİKAT VE CEMAATLERİN KÖKÜ KAZINMALI

Bugünlerde Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar hakkında sıkça haberler yapılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlandığı ileri sürülen ve gizli olduğu söylenen bir rapordan hareketle tarikat ve cemaatlere ilişkin çeşitli değerlendirmeler, çözümlemeler, öneriler ve görüşler kamuoyunda bir hayli yer alıyor.

7.7.2019 22:56:30

KUR'AN İLE ALDATMAK Kitabımıza İlişkin Birkaç Söz

“İslam’a Kurulan Pusu: Kur’an İle Aldatmak” adını verdiğimiz bu kitap, İslam görüntüsü altında İslam’a karşı yürütülen ihanetlerin en azından bir kısmını deşifre etme amacıyla yazıldı. Kuşku yok ki bu alanda daha evvel yapılmış çok değerli çalışmalar var. Onlardan istifadeyle de gerçekleştirilen bu çalışmamız, son yıllarda yükselen dincilik hareketini, dinin temel değerlerini şaşmaz kıstas yaparak tahlil eden çalışmalardan biri olma hüviyetindedir.

13.6.2019 11:47:59

KUR'AN İLE ALDATMAK kitabımız çıktı!

Kitabımızın tam adı: İSLAM'A KURULAN PUSU; KUR'AN İLE ALDATMAK... Yayınevi; KIRMIZI KEDİ...

20.4.2019 10:38:40

31 Mart Seçimleri ve Kültürel Müslümanlık

Gerçek şu ki 31 Mart seçimlerinde dinsel değerlerin istismarı sanılandan da daha çok etkili oldu. Kitleler ekonomik krize karşı dinle uyutuldu. Allah ile aldatmanın, Kur’an ile kandırmanın son sürümü denilebilecek yol ve yöntemler insafsızca kullanıldı.

17.4.2019 10:52:25

ŞEYTANIN EVLİYASI

Evliya denildiğinde Türkçede hemen akla olumlu bir mana gelir. Hatta evliya olmak herkesin harcı değildir, şeklinde bir inanış vardır. Ancak birilerinin evliya gördüğünü bazıları eşkıya görebilir. Yani evliya olmak da topluluktan topluluğa değişir.

19.3.2019 21:38:50

İSLAM'A KURULAN PUSU

İslam Hakk’ın son dinidir. İslam; adalet, barış ve kardeşlik dinidir. İslam; iyiliği egemen kılma ve kötülükle tavizsiz mücadele etme dinidir. İslam; mazlumların, mağdurların, yoksulların dinidir. İslam, sevginin, saygının, dayanışmanın, birliğin dinidir.

5.3.2019 12:43:58

DAYANIŞMA GECESİ...

İSTANBUL EĞİTİM İŞ 3 NOLU ŞUBEDEN ÇAĞRI... "Dayanışma ve Moral Gecemize Davetlisiniz. " Akit' in hedef göstermesi ile açığa alınan İlahiyatçı - Din kültürü öğretmeni üyemiz "Cemil Kılıç 'a Destek ve Dayanışma" gecemizde Tiyatro sanatçısı Utku Erişik geceye özel "1923 Aşkıyla Ufka Doğru" oyununu sergileyecek, Eğitim İş Korosu şarkılarıyla sahnede olacak, Cemil Kılıç söyleşi yapacak ve kitaplarını imzalayacak. 15 Mart’ta Büyükçekmece AKM'de gerçekleştirilecek bu anlamlı geceye katılım ücretsiz olup katılacak üyelerimizin 05321380755 no’lu telefona bilgi vermesi gerekmektedir.

2.3.2019 13:29:19

KUR'AN OKUYAN KİŞİ NE KAZANIR?

Kur’an okuyan kişi her şeyden önce din adına ahkâm kesen sözde ulemanın dinsel bilgi üzerine kurduğu tekeli parçalar. Dinsel bilgiye doğrudan kendisi ulaşır. Böylece ulemanın eğip bükerek ve kendi süzgecinden geçirerek açıkladığı bilgilerin ham ve özgün haline vakıf olur. Bu da Kur’an’ın bir devrimci manifesto olarak oluşum tarihi ve zamanı çerçevesinde anlaşılıp yorumlanması gerçeğini zihinlere kazır. Bu kazıyış ruhbanlaşan ulema sınıfının egemenliğini de bir deprem gibi sarsıp yerle yeksan eder.